Yaşamın Bulunması Muhtemel 4 Gök Cismi


Dünya’mızdaki yaşamın nasıl başladığı halen tam olarak kesin bir sonuca erişemese de yaklaşık olarak 3,5 milyar yıl önce oluşmaya başlandığı hakkında bir cevap verilebiliyor. Yani 3,5 milyar yıl öncesinden bu yana yaşam birçok evrimsel süreçten geçmiş ve şimdiki milyonlarca canlı türüne bürünmüştür. Bu evrimsel süreç, (biz fark etmesek de) yavaş ve kendini geç fark ettirecek şekilde devam etmektedir.

İnsanlık pozitif bilimler ile ilgilenmesinden bu yana evren hakkında araştırmalar yapmakta ve bu araştırmaların nedenlerinden biri olan ”Uzayda yaşam var mı ?” sorusuna cevap aramaktadır. Bu soru hakkında doğrudan kesin bulgulara ulaşamasak da dolaylı yoldan yaşamın varlığına işaret eden bilgilere erişmekteyiz.

İnsanlığın gözüyle görmediği şeye inanmamak gibi kötü bir zaafı olduğundan dolayı sizler de bu yazıyı okurken önünüze sunulacak olan deneysel bulgulardan tatmin olmayabilirsiniz fakat şunu da belirtmek isteriz ki evrende keşfettiğimiz birçok gök cismini, bildiğimiz bilgilerin birikiminden yola çıkarak dolaylı bir şekilde keşfettik. Örnek verecek olursak; kara delikleri doğrudan gözlemleyemiyoruz fakat kütle-çekim dalgalarının keşfi kara deliklerin varlığına kanıt göstermektedir. Aynı şekilde Uranüs’ün yörüngesinde anormal değişiklikler olduğunu ve buna neden olan şeyin kütle-çekim kuvveti olduğunu biliyoruz. Bu kuvvetin de Uranüs büyüklüğünde bir gök cisminin meydana getirdiğinin tespiti ile de matematiksel işlemler sonucu Neptün gezegeni teleskop yardımı olmadan keşfedilmiştir.

Konumuza gelecek olursak, aynı örneklerde gösterdiğimiz üzere önünüze sunulacak bulgularda dolaylı bir şekilde uzayda yaşamın varlığına tanıklık etmektedir. Bu tanıklığa neden olan şey Güneş sisteminin içerisinde bulunan 4 gök cisminden kaynaklanmaktadır. Bunlar: Güneş sisteminin kızıl gezegeni Mars, Satürn’ün minik uydusu Enceladus ile dev uydusu Titan ve Jüpiter’in aynı Enceladusa benzer yapıya sahip olan Europa adlı uydusudur. O halde yaşamın varlığı hakkında bilgiler veren 4 gök cismini incelemeye başlayalım.

Fransız matematikçi Urbain Le Verrier Newton'un çekim yasası'ndan ve Uranüs'ün gözlemlenen yörüngelerinden hareketlerinden yararlanarak Neptün'ü keşfetmiştir.

Fransız matematikçi Urbain Le Verrier, Newton’un çekim yasası’ndan ve Uranüs’ün gözlemlenen yörüngelerinin hareketlerinden yararlanarak Neptün’ü keşfetmiştir.

1-)Kızıl Gezegen: Mars

Mars’a ilk uyduyu yollamamızdan bu güne kızıl gezegen hakkında binlerce bilgi edinmiş olduk. Bu bilgilerden biri de Mars’ın bir zamanlar okyanuslar ile kaplı bir yüzeye ve kalın bir atmosfere sahip olduğudur. Kızıl gezegenin toprağının çorak ve elverişsiz bir yapıda olduğunu düşünen bilim insanları bu hipotezi test etmek için Mars’ın yüzeyine indirilen Curiosity’nin yardımı ile Mars’ın toprağını kazarak, kızıl toprağın hemen altında gri renginde bir yapıyı keşfettiler. Bu yapının içerisindeki elementleri incelediğimizde Dünya’daki yaşamın temellerini oluşturan birçok element ve organizmanın gri yapının içerisinde olduğu gözlemlendi. Karbon, oksijen, nitrojen, hidrojen, fosfor, sülfür ve birçok element ile organizma… Hepsi keşfedilen gri yapının içerisindeydi. Aynı şekilde uzaydan ve yüzeyden çekilen birçok fotoğrafta Mars’ın yüzeyinde akışkan suyun meydana getirmiş olduğu akarsu yataklarının izlerine ulaşıldı.

Bu keşifler ise Mars’ın bir zamanlar okyanuslar ile kaplı ve aynı zamanda kalın bir atmosfere sahip olduğunu dolaylı bir şekilde gösteriyor. Bu da eskiden kızıl gezegen Mars’ta yaşamın varlığını olanaklı hale getiriyor. Günümüzde ise halen kızıl gezegen Mars’ta yaşamsal bir ize rastlayamadık fakat bu ulaşamamazlık Mars’ta bugün dahi yaşamın olmadığını göstermemektedir.

Mars'ın çekilen akarsu izleri.

Mars’ın çekilen akarsu izleri.

Kızıl gezegen Mars’ın eskiden kalın bir atmosfere ve okyanuslara sahip olduğunu söylemiştik. Yaşama olanak sağlayan bu iki faktörün şimdi kızıl gezegende görülememesinin nedeni ise Mars’ın, güçlü Güneş rüzgarlarına maruz kalması ve bu Güneş rüzgarlarına karşı etkili bir savunma olan manyetosfer tabakasından yoksun olmasından dolayıdır. Dünya ise güçlü bir manyetosfer tabakasına sahip olduğundan dolayı kendisine gelen Güneş rüzgarlarının gücünü bir hayli zayıflatarak atmosferini ve üzerindeki yaşamı korumaktadır.

Mars'ın manyetosfer tabakasından yoksun olması güneş rüzgarlarının kızıl gezegeni çöle dönüştürmesine neden olmuştur.

Mars’ın manyetosfer tabakasından yoksun olması güneş rüzgarlarının kızıl gezegeni çöle dönüştürmesine neden olmuştur.

2-)Satürn’ün Göz Bebeği: Titan

Titan, Satürn ve uyduları hakkında keşifler yapmak için gönderilen Cassini-Huygens uzay araçlarından biri olan Huygens uzay sondası, Titan’ın yüzeyine fırlatılarak kısa süre içerisinde toplayabileceği kadar veriyi biriktirerek Dünya’ya bu bilgileri ulaştırdı. Huygens’in yollamış olduğu bilgilerde Titan’ın %98,4 nitrojen ve %1,6 metan gazı içerdiği, 146.7 kPa yüzey atmosfer basıncına sahip olduğu verilerine ulaşılmıştır. Bu bilgiler, Titan’ın atmosferinde bulunan gazlardan dolayı Dünya atmosferine en çok benzeyen gök cisimlerinden biri olduğunu göstermektedir.

 

Bir karşılaştırma yapacak olursak; Dünya’da nitrojen oranı %78,08 oranında ve yüzey atmosfer basıncı 101,325 kPa iken Titan’da üstte de belirttiğimiz üzere nitrojen oranı %98,4 oranında iken yüzey atmosfer basıncı 146,7 kPa’dır. Diğer yandan Titan’ın yüzeyinde metan yapılı göller ve denizler keşfeden Huygens, bu keşfini Cassini uzay aracının çekmiş olduğu Titan fotoğrafları ile destekleyerek Titan’ın, Dünya dışı sıvı göller ve denizler bulunduran bir gök cismi olduğunu kanıtlamaktadır. O halde Dünya’ya benzer atmosferi ve metandan oluşan gölleri ile denizleri bulunan Titan’da yaşam, metan yapılı olabilecek şekilde meydana gelmiş ve evrimleşmiş olabilir. Yaşam hakkında yine dolaylı bir şekilde hipotezler ortaya attığımız Titan’da bu düşünceyi sağlam temellere dayandırmak için hala biraz daha zamana ihtiyacımız var.

Titan'ı sıvı metandan oluşan Kraken Mare adlı gölü.

Titan’ın sıvı metandan oluşan Kraken Mare adlı gölü.

3-)Satürn’ün Minik Bebeği: Enceladus

Enceladus’un yüzeyine bakacak olursanız kalın bir buz tabakasından oluştuğunu apaçık bir şekilde görebilirsiniz. Hatta bu buz tabakası Güneş’ten gelen ışınların büyük bir çoğunluğunu yansıttığından dolayı Enceladus, Güneş sisteminin en yüksek albedoya sahip gök cismi unvanını elinde tutmaktadır. Cassini tarafından çekilen Enceladus fotoğraflarında uydunun uzaya su fışkırttığını ve dışarıya çıkan suyun çamur olarak uyduya tekrar geri döndüğünü keşfettik. Çok geçmeden Enceladus’a, Satürn tarafından etki eden güçlü kütle-çekim kuvvetinden doğan gel-git’ten dolayı Enceladus’un buz tabakasının altında büyük bir okyanusun oluştuğu keşfedildi. Bu okyanus’un alt tabakasında ise (çekirdeğe yakın taraf) hidrotermal bacaların bulunduğu ve bu bacalardan okyanusa sıcak su ulaştığını dolaylı bir şekilde keşfettik. Bu bilgiler ise Enceladus’ta suyun bulunmasından dolayı yaşamın aynı Dünya’daki gibi suyun temel olacağı şekilde meydana geldiği ve şekillendiği fikrini ortaya atıyor. Bu fikrin sağlam temellere dayanması için Titan’da da olduğu gibi uzun bir zamana ihtiyacımız var.

Cassini Uzay aracının çekmiş olduğu gayzerlerden çıkan sıvı su.

Cassini Uzay aracının çekmiş olduğu gayzerlerden çıkan sıvı su.

4-) Jupiter’in Buzlu Uydusu: Europa 

Europa, aynı Enceladus gibi yüzeyi kalın bir buz katmanı ile kaplıdır ve bu buz katmanından dışarıya Enceladus’a benzer şekilde uydunun güney yarım küresinden su dumanı açığa çıkmaktadır. Enceladus’un anatomisine çok benzeyen Europa’nın okyanuslarındaki yaşamı keşfedebilmek için diğer gök cisimleri gibi daha fazla veriye ihtiyacımız var.

Europa'yı gözlemleyen Hubble teleskobu çekmiş olduğu fotoğraflarda uydunun güney yarım küresinden su buharı fışkırdığını keşfetti.

Europa’yı gözlemleyen Hubble teleskobu, çekmiş olduğu fotoğraflarla uydunun güney yarım küresinden su buharı fışkırdığını keşfetti.

Gök cisimlerine şöyle nesnel bir şekilde bakacak olursak hepsinde yaşamı oluşturabilecek örnek yapıtaşların bulunduğunu ve bu yapıtaşlara göre yaşamın oluşup evrimleşebileceğini söyleyebiliriz. Yaşamın doğrudan keşfedilmesi ve sağlam temellere dayandırılmasının ise zaman alacağı gözükmektedir. Fakat özellikle belirtmek isteriz ki yaşam, Güneş sistemi içerisinde bile dolaylı bir şekilde kendisini gösterebiliyor ise Güneş sistemi dışındaki öte gezegenlerde ve uydularında yaşamın olma olasılığı yüksek görülüyor. Aynı ünlü astrofizikçi Neil de Grasse Tyson’ın dediği gibi:

”Evren’de yaşamın olmadığını mı söylüyorsunuz ? Bu düşünce okyanustan bir kap su alıp, bu suya bakarak okyanuslarda balinaların yaşamadığını söylemek gibi bir şey.”

Bilimler Kalın :)

Bilimler Kalın 🙂

 

Gözlerinizi Uzay’dan ayırmayın. Herkese iyi günler.

Yorumlar

Yorum

8 yaşında köyünde gezinirken Samanyolu'nun şerit halini görerek Astronomi ve bilime merak salmış olan amatör astronomi meraklısı.