Uzay Araştırmaları Gerekli mi?

Uzay Araştırmaları Gerekli mi?

Nisan 16, 2019 0 Yazar: Tuğba YELİZ

Çoğunlukla uzay araştırmaları söz konusu olduğunda, insanların kafasında oldukça farklı soru işaretleri oluşuyor. Özellikle son günlerde bilim insanları tarafından paylaşılan olay ufku fotoğrafının ardından, bu soru işaretlerinin de arttığına şahit oluyoruz.

 

Soruları birkaç ana başlık altında toplayalım önce:

– Bu fotoğraf ne işimize yarayacak ve uzayla ilgili bu tür detayları bilmekle elimize ne geçecek?
– Daha okyanusların dibini bile tam olarak çözemedik, niye uzayla uğraşıyoruz?
– Kara deliklerle, galaksilerle uğraşacağımıza yaşlanmaya, hastalıklara falan çare bulsak daha iyi olmaz mı?
– Bilime bu kadar yatırım yapmak yerine açları doyursak olmaz mıydı?
– Neden başka gezegenleri inceliyoruz?

 

İlk soruyu cevaplamakla başlayalım işe…

Bir kara deliğin olay ufku fotoğrafı neye yarayacak? Biliyoruz ki Büyük Patlama şu an için en fazla kabul gören teori. Eksik kısımlarının olması onu önemsiz kılmıyor. Bilimsel teorilerde bu tür eksikler her zaman olur ve bu boşluklar zamanla, gözlemler neticesinde elde edilen sonuçlarla bir şekilde doldurulur.

 

Ancak Büyük Patlama’da bizi zorlayan bir nokta var: O da tam olarak patlama anı ve hemen ardından gelen sürecin ilk anları. Büyük Patlama ile ilgili modellemeleri simüle edebilmemiz için yapabildiğimiz tek şey, zamanı sanal olarak geriye sarmak.

 

 

Mesela elimizden kayıp yere düşen bir yumurtayı ağır çekimde izleyebilseydik, onun geleceğini tahmin edebilirdik: Yere düşecek, kabuğu kırılacak, içi yere akacak ve bir daha asla eski haline gelemeyecek. Evrenin oluştuğu ana giderken de bunun tersini yapmaya çalışıyoruz. Yine yumurta örneği üzerinden düşünelim; mademki içindeki sıvı böyle akmış ve etrafında kırılmış kabuklar var, o halde olayı geriye sararsak; sıvı, kabuğun içine geri dolacak, kabuk tek parça haline gelecek, yumurta elimize doğru yukarı yönlü bir hareket yapacak ve en sonunda onu elimizde bulacağız.

 

Yumurtanın yukarı yönlü bir hareket yaptıktan sonra nasıl bir akıbete uğrayacağını bilemiyor olduğumuzu düşünün. Elimize mi gelecek, masada mı olacak, yoksa bir sepetin içerisinde mi? İşte Büyük Patlama’yı modellemeye çalışırken de tam olarak bu durumdayız diyebiliriz.

 

 

Evrenin oluşumundan sonraki “Planck zamanı” kadarlık sürede neler olup bittiğini henüz bilmiyoruz.

Planck zamanının ne olduğunu bu yazımızda bulabilirsiniz. Normal kütlelerdeki kara deliklerin, yıldızların patlaması sonucunda oluştuğunu biliyoruz. Galaksilerin merkezinde bulunan süper kütleli kara deliklerin ise, erken evren dediğimiz bir evrede oluştuğunu tahmin ediyoruz. Dolayısıyla bu
tür bir kara deliği yakından inceleyebilme şansımız olsaydı, bu cisimlerin belki de evrenin o çözemediğimiz anlarından bazı izler taşıdığını görecektik.

 

Evrenin nasıl oluştuğunu tam olarak bilmek ise bize başka bazı konuların kapılarını açabilir. Örneğin bilim insanlarının kafasını uzunca süredir meşgul eden kuantum kütle çekim kuramının geliştirilmesi belki çok daha kolaylaşacak, bizimkinden başka evrenlerin olup olmadığına dair bazı sorular cevaplanabilecek vs…

 

Bu türden bilgiler elbette herhangi bir insanın işine doğrudan yaramayabilir. Ancak evreni daha iyi anlamakla, daha ileri teknoloji üretebilmek de mümkün olabilir ve bu da günlük hayatlarımıza yansıyabilecek birçok yeni icat anlamına geliyor. Uzay araştırmaları sırasında yapılan birçok keşif, gündelik hayatta kullandığımız birçok alete uygulanıyor. Şu anda kullandığımız birçok gelişmiş
teknolojiyi de, uzay araştırmalarına borçluyuz. Güneş panelleri, dijital verileri depolama yöntemleri, gelişmiş akıllı telefonlar ve uydu iletişim sistemleri gibi…

 

Okyanuslar…

Nedendir bilinmez, bu soruyla çok sık karşılaşıyoruz. Fakat böyle bir soruyu sormamızın pek anlamı yok, çünkü bilim insanları sadece tek bir branşla ilgili çalışmalar yapmıyorlar. Yani uzayı araştıracağız diye okyanusları ya da dünyanın kendisini bir kenara bırakmış değiliz. Her şeyi aynı anda araştırabilelim diye onlarca farklı üniversite bölümü ve bunlardan mezun olan bilim insanları var. Yani özetle, uzayı ne kadar çok araştırıyorsak denizleri de en az o kadar araştırıyoruz.

Örnek olması açısından, okyanus araştırmalarıyla ilgili iki adet site linkini de şuracığa bırakmayı kendime görev bildim:

1. link

2. link

Yeri gelmişken, okyanusun en derin noktası olan Mariana Çukuru‘na da hâlâ inilemediğini düşünen arkadaşlar var. Fakat bu yanlış bir bilgi. Mariana Çukuru’na bugüne dek 4 defa inildi. Hatta ilki, çoğu kişinin “O dönemde böyle teknoloji yoktu” gibisinden yorumlar yaptığı 60’lı yıllardaydı. Dilerseniz Mariana Çukuru’nu ayrı bir yazıda ele alalım ve şimdi konumuza dönelim.

 

 

İncelemesi ne kadar zor olsa da, denizler elimizin altında, ama mesela bir pulsarı laboratuvar ortamında oluşturup inceleme şansımız ne yazık ki yok. Yani biraz daha zor işlerle uğraştıklarından, uzay ajansları diğer bilimsel kurumlara kıyasla biraz daha fazla göz önündeler sadece. Bu yüzden yanlış bir kanıya kapılıp, uzaya ayrılan bütçe nedeniyle başka bilimlere bütçe ayrılmadığını düşünebilirsiniz. Düşünmeyin! (:

 

 

Yaşlanmayı Geciktirmek, Hastalıklar ve Çözümler…

Bir önceki soruya verdiğimiz cevaba benzer bir cevap, bu konu için de geçerli. Tıp oldukça ilerlemiş durumda. Lafı pek uzatmadan iki link daha paylaşmak istiyorum:

2018 Yılında Tıp Dünyasına Işık Tutan Gelişmeler

“Emsalsiz” Bir DNA Buluşu Farelerdeki Kırışıklıkları ve Saç Kaybını Tersine Döndürdü

 

Görüldüğü üzere, tıp da boş durmuyor. Yani örnek olarak verdiğiniz birçok şey (yaşlanmayı yavaşlatmak, ölümcül hastalıklara kesin çözüm bulmak, Alzheimer gibi hastalıkları önlemek vs) ve daha fazlası aslında çoktan yapıldı veya yapılıyor. Uzay araştırması yapmak, bunları yapmaya engel
değil.

 

 

Kanayan Yaramız: Aç İnsanlar

Birleşmiş Milletler raporlarına göre dünyada yaklaşık 1 milyar insan açlıkla mücadele ediyor. Bu önlenemez bir şey mi? Kesinlikle önlenebilir!

Zira yapılan bir araştırmaya göre, israf ettiğimiz yiyecekler bu insanların 4 katı kadar aç insanı bile doyuracak düzeyde. Fakat maalesef bu insanların bu durumda olmasının nedeni bilime ayrılan paralar değil, politik hatalar. Yani aslında bu insanları doyurmak konusunda öncelikli sorumlular, ekonomisi en iyi durumda olan ülkelerinkiler başta olmak üzere siyasetçiler, ama onlar işlerin bu şekilde olmasından pek rahatsızlık duymadıkları, hatta o insanları bilinçli olarak bu hale getirdikleri için düzen bu
şekilde devam ediyor.

 

Yani bilim insanlarının bu konuda yapabileceği pek bir şey yok. Zira bazı ülkelere gönderilen yardım çuvallarının bile bilinçli olarak o ülkelere ulaştırılmadığına ilişkin bilgileri medyada defalarca gördük. Bu bağlamda bu insanların aç olmasından bilime ayrılan bütçeyi sorumlu tutmak biraz acımasızlık olur diye düşünüyorum.

 

 

Tek bir örnek üzerinden konuya bir bakalım:

ABD uzay araştırmalarına yılda 20 milyar dolara yakın bütçe ayırıyor. Ancak yine ABD’nin silahlanma ve savunma için ayırdığı bütçe 2017 yılı itibarı ile, 610 milyar dolarla dünya genelinde savunmaya yapılan yatırımların üçte birini oluşturuyor. Sizce bilime ayrılan bütçe mi başka kaynaklara aktarılmalı, yoksa silahlanmaya, savaşlara ve insan öldürmeye ayrılan bütçe mi?

 

Hatta futbol için harcanan paralar bile birçok sorunu çözebilirdi dünya üzerinde. Ancak maalesef bu konu çoğu kişinin aklına bile gelmiyor ve saldırılan şey sadece uzay araştırmalarına ayrılan bütçe oluyor.

 

Keşke tüm ülkeler silahlara tamamen veda edebilecek tokgözlülüğe sahip olsaydılar ve insanların hayatları çok daha iyi olsaydı, ama ne yazık ki herkes kendisine yetecek olandan daha fazlasını istediği için, başka insanların hayatları kararmaya devam edecek gibi görünüyor.

 

 

Neden Başka Gezegenler?

İnsanoğlu geçmişten bu yana dünya üzerinde yaşadığı için, günün birinde başka bir gezegende yaşamak zorunda kalabileceğini çoğu kişi aklına getirmiyor. Ancak dünya, biraz da az önce bahsettiğim açgözlülüğün neticesi olarak, her zaman üzerindeki tüm insanları doyuracak kaynaklara
sahip olarak kalamayacak. Çok hızlı ürüyor ve çok hızlı tüketiyoruz. Bunun sonucunda dünyada kaynakların tükenmesi, su yokluğu, sıcaklıkların artışı ve buzulların erimesi gibi tehlikeler yavaş yavaş ufukta belirmeye başladı.

 

Dolayısıyla artık insanlık, daha doğrusu teknolojisi gelişmiş olan ülkeler, başka gezegenlere göç etmenin yollarını aramaya başladılar. Zira buradaki politikalarından vazgeçmeyecekler ve eninde sonunda kaynaklar herkes için tükenecek. Görünen tek çıkar yol da yaşama uygun başka bir
gezegene yolculuk. Evet, bu dünyayı kurtarmak başka bir yere göç etmekten çok daha kolay olsa da, kimse kurtarmakla uğraşmayacak gibi görünüyor maalesef. Sebebi tamamen bir önceki başlıkta değindiğimiz siyasi konular.

 

 

Bazılarımız haklı olarak bu tür gelişmelerden sadece zengin insanların faydalanabileceğini düşünüyor. Bunun böyle olmaması için yapılacak şey, teknolojik gelişmeler konusunda ileri olan ülkeleri yakalamak ve hatta geçebilmek. Böylece kendi ülkemizin insanlarını, Elysium filmindeki duruma düşmekten koruyabiliriz.

 

 

Tabi bu arada dünyadan tamamen göç etmekle kıyasladığımızda daha kısa vadeli planlar da mevcut. Bunların başlıcası da asteroit madenciliği. Dünya üzerinde fosil yakıtlar tükenmeye başladığından,
alternatif enerji kaynakları aramaya başladık. Bunlardan bazılarının uzun vadede dezavantajları var. Örneğin rüzgar enerjisinden yararlanmak faydalı olsa da, uzun vadede bunların enerji santrallerinin bulunduğu bölgelerin ikliminde bozulmalar meydana geliyor. Bu yüzden bir asteroit üzerine bir uzay aracı indirip, buradan maden çıkartıp dünyaya getirecek olan ülke epeyce zengin olacağa benziyor.

Tabi bunu yaparken harcanacak para da bu ülkeler için “kaz gelecek yerden tavuğu esirgememek” anlamına geliyor.

 

 

YANİ…

Yani, uzay araştırmaları birçok insanın düşündüğünün aksine gereksiz değil ve yapılabilecek başka iyi yatırımlara da engel olmuyor. Umuyoruz ki başka devletler uzay araştırmalarına ayrılan bütçeyi kısmasın ve biz de ülke olarak artık bu tür işlere bütçe ayırıp bu yarışta kendimize bir yer edinelim.

 

Kapak görseli bu adresten alıntıdır.